top of page

YEŞİL DAĞIN ÖYKÜSÜ

  • Abdullah Taha Furkan
  • 20 Şub 2024
  • 2 dakikada okunur

Yazar: Abdullah Taha Furkan

Editör: Feyza Nur Uygur

Şef Editör: Behice Kavak



Güm, güm, güm tam on yedi saniye.

Duyduk mu ilkini, hemen koşarız eve.

Kardeşim telaşlı, sayar bir, iki, üç diye.

On yedi bittiğinde koyuluruz, işe güce.

Öyle olmadı, olmadı bugün.

Korkum ondan. 

Bulut aynı bulut, hava aynı hava,

Mis gibi kokar ekmek, köşedeki fırında.

Süt arabası tıkırdadı mı kulağımda,

Düşer yeşil dağın gölgesi, evimizin damına.

Gölgesi kalkmadı dağın, kalkmadı bugün.

Sıkıntım ondan. 

Bugün duyduk uzaklardan o ilk sesi.

Kardeşim saymaya başladı bir iki, bir iki.

On yedi de bitti, ses bir türlü bitmedi.

Gümbürtüyle titredi, evin kırık penceresi.

Zaman bir türlü geçmedi, geçmedi bugün.

Sabırsızlığım ondan.

Bizim evi yapmışlar yeşil dağın sırtına.

Evin arkasında durur, karanlık bir oda.

Duvardaki oyuk, dolabın tam arkasında.

Oyuk bakar boşluğa, simsiyah karanlığa.

O odaya sığındık, bilmem ki neden?

Tuhaflığım ondan.

Kulakları tırmaladı, geldi yine o ses.

Boynumdaki sıcaklık, garip bir nefes.

Boğulacak sandım etrafımdaki herkes.

Doğduğum bu ev, oldu şimdi kafes.

Çıkmak istedim, çıkamadım bugün.

Telaşım ondan.

Önce annem çıktı, titredi ayakları.

Sanki durdu zaman, bakıp kaldı yukarı.

“Yeşil dağ!” dedi, dönüp bana haykırdı.

Bir buğulu hava, gözlerimden sıyrıldı.

Öylece baktım, anlamadım bugün.

Şaşkınlığım ondan. 

Yeşil dağın gövdesinde koca bir kapı.

Kapı dediysem bildiğin dağın yarısı.

İçinden bir baş belirdi gözleri sarılı.

Koca bir devdi bu, her adımı sarsıntı.

Garip bir şey oldu, korkmadım devden.

Korkmadım çünkü bir koku geldi dağdan. 

Dev kapatmadı kapıyı, bıraktı biraz aralık.

Sadece ben mi gördüm, herkes neden dağınık?

Sustum, yürüdüm kapıya, duymasın kalabalık.

Sadece benim bildiğim yoldan, yol ise taşlık.

Koku sardı her yanımı, yaklaştıkça dağa.

Daha ben bebektim, bu kokuyu aldığımda.

Kapıdan girdim, sandım büyük bir ev.

Karşıladı beni, küçülmüş boyu ile dev.

Tuttu elimden, sanki dedi, “Bu eli sev.”

Yürüdük uzaktaki ışığa, ışık küçük bir alev.

Bir oda açıldı, alevin yanındaki kapıdan;

Zemini kareli, yeşil boyalı yapıdan.

Küçük dev bıraktı, gelmedi benimle içeri.

Dedi, “Burası senin, yoktur iznim gayri.”

Dedim, “Ne yaparım burada, yok mu hiç izi?”

“Seni çağırdılar buraya, bilmem başkasını” dedi.

Kapandı kapı ardımdan, yandı bir sarı ışık.

Yerdeki yeşil kareler, yok başka karışıklık.

Attım adımı ilkine, açıldı diğerinden kutu.

Eğildim aldım elime, sanki babam koktu.

Açtım baktım içini, bir bardak, yok kulpu.

Daha az önce konmuş, hâlâ sıcak, hâlâ sulu.

Bir boşluk açıldı aşağı, yeşil kareli köşeden.

Yapılmış upuzun kavaktan, ipince merdiven.

İndim birden aşağı, ne güzel kavun koktu oda.

Hatırladım, bebektim, bu emeklediğim tarla.

Sarıdan kutu koymuşlar, odanın en sağına.

Açtım baktım içini, gümüşten saplı ayna.

Nenemi gördüm aynada, saçları kınadan kızıl.

Dedi, “Torunum sola bak, kolu çek, buradan ayrıl. 

Açıldı yuvarlak kapı, içi gökten mavi.

Babam götürmüştü, bu denizin serinliği.

Ortada bir sandık, içi kadife sarılı inci.

Yanındaki babamın kehribardan tespihi.

Bir evden bir dağa, bu ne biçim yolculuk?

Bu dağda biter mi, özlediğim çocukluk?

Bir pencere gördüm, ardı karadan kara.

Ateşböcekleri geldi, “Haydi buradan atla.”

Kulağımda biri, anlattı yolculuğun hikâyesini.

Önümde uçtu diğerleri, saydım kırkını, ellisini.

Öğrendim ki devler, yetimlerin sırrıymış.

Babamın kokusu, buraların dostuymuş.

İleride bir oyuk, ateşböcekleri kapladı.

Yerde bir çuval yükü, benden de ağırdı.

Girdim oyuktan içeri, karşımda bir dolap.

Meğerse bizim oda, olmuş dağa ahbap.

Çuvalı döktüm halıya, içi dolu altın.

Annem sordu bana, “Bunu nereden aldın?”

“Anne,” dedim, “Babam, bunu devlere bırakmış.”

Yeşil dağın arkası, bize kalan saraymış…

 
 

©2023, Recep Bilal Aksu tarafından kurulmuştur.

  • Instagram
bottom of page