top of page

GÖK GÜRÜLTÜLÜ BİR NAKARAT

  • Ezgi Ateş Toprak
  • 21 Kas 2023
  • 6 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 28 Kas 2023

Yazar: Ezgi Ateş Toprak

Editör: Hatice Meryem Ceyhun

Şef Editör: Behice Kavak


— Sisli bulutların ardından gelen gök gürültüsü,

En güzel melodisidir şahane bir gecenin.

Örümcek ağı şekeri yapsa da diş çürüğü,

Eşi benzeri yok sağanak yağmurda yürümenin.

— Nerede kaldın? Bırak şu ezbere şiirlerle bana hava atmayı da buraya gel. Sana göstereceklerim var.

Melodi, normalde bu müthiş havada yarasalarını gezmeye çıkarmayı tercih ederdi ancak bu gece en yakın sıra arkadaşı onu çok ilginç bir sır paylaşmak üzere -okuldaki diğer öğrenciler, bu harika gecenin tadını çıkarmak için kanlı gölün kenarında parti yaparken- kütüphaneye çağırmıştı. Binadaki kulakları sağır eden sessizlik Melodi’ye, bundan birkaç yüzyıl önce okula yanlışlıkla geldiğini söyleyen bir kızın, Melodi’nin sivri dişlerinden çığlık çığlığa kaçtığı o ânı asla hatırlatamazdı. Eğer hatırlatabilseydi Melodi, “Ne mükemmel bir andı. Immm! Dişlerim kamaştı.” diyebilirdi ama ne yazık ki bu mümkün değildi. Neden mi? Hikâyenin sonunda ben size nedenini anlatacağım, tıpkı Harmoni’nin bulduğu sırrı da anlatacağım gibi ama yerinizde olsam kendimi, bu ponçik şiirin güzelliğine kaptırır ve okumayı burada bırakırdım. Yine de okuyacağım diyorsanız bilmelisiniz ki, bu size keyif verecek bir hikâye olmayacak; çünkü damarlarınızdaki son kan damlasının da emilmeyeceğini ve zombi gibi gözlerinizin yuvalarından fırlamayacağını garanti edemeyeceğim.

— İşte buradayım. Bula bula bu geceyi mi buldun, diye sana kızmayacağım, çünkü gizli şeyler hep böyle gecelerde ortaya çıkmalı değil mi? Haydi söyle bakalım, ne buldun?

— Okuldaki gizemli kütüphaneden bir kitap aldım. Okuyacaklarına inanamayacaksın!

— Okulda gizemli bir kütüphane mi var? Nasıl olur? Ben kaç yüzyıldır burada öğrenciyim, böyle bir kütüphanenin varlığından bihaberim. Neden daha önce söylemedin? Bana bu kütüphanenin varlığını haber vermediğin için kendinden utanmalısın. Kitap bulamadığım için bildiğim bütün kitapları yeniden ezberlemek zorunda kaldım. Tam bir kitap vampiri, kurtları hiç sevmediğim ve kitapların mürekkebini son satırına kadar emdiğim için bana böyle derler, bilmiyor musun?

— Ne derler bilirsin: Bilgi bir okyanussa bildiklerimiz, o okyanusta bir damladır. Üstelik gizli kütüphanenin varlığını daha bu sabah keşfettim. Beni haksız yere suçluyorsun ama neyse. Yaklaş da şuna bak. Acibe Yetimhanesi’nin Gizli Tarihi’nde yazanlara çok şaşıracaksın.

— Acibe Yetimhanesi de neresi?

— Burası akıllım. Ben sana geçen gün, “Sanki okulun tabelasında kelimeler silinmiş de sadece baş harfleri kalmış gibi,” demiştim. Sen de, “Yok canım, olur mu öyle şey? Bizim okulun adı A Y Okulu. Bildiğin Ay işte, saçmalama,” demiştin. Hatırlıyor musun?

— Evet, öyle bir konuşma geçti aramızda. Hâlâ saçmaladığını düşünüyorum.

— Bir de bana bilgiçlik taslarsın. Bilmek kadar aklını kullanmak da önemlidir unutma. Şuna bak:

A: Acibe’yi temsil ediyor.

Y: Yetimhaneyi temsil ediyor.

— İyice küstahlaşmaya başladın, ayağını denk al! Bir içimlik kanın var, ona göre.

— A Y Okulu Kural 230. Okuldaki hiçbir öğrenciye zarar verilemez, aksi hâlde Karanlık Orman’da müebbet hapis cezası alınır.

— Aman iyi be! Devam et. Senin kitap başka ne diyor?

— Diyor ki, Bu yetimhanedeki yetimlerin aileleri okulu, Karanlık Orman Canavarları’ndan ve normal insanların bizlere, bizlerin de normal insanlara zarar vermelerinden korumak adına ciddi bir savaş vermiş olup, cesurca şatomuzu korumuşlardır. Ancak hiçbiri bu savaştan sağ çıkamamış, beşikteki bebekler anne ve babasız kalmıştır.

— Demek ki şato eskiden bir okul değil, herkesin bir arada yaşadığı bir yermiş. Belki de bir sığınak!

— Evet, bir evmiş. Öyle yazıyor. Farkında mısın, biz bu kelimeleri daha önce hiç görmedik? Acibe, yetim, yetimhane, aile, anne, baba, beşik, savaş, ev, normal insan, anormal insan, ucube…

— Bu kelimeler, kütüphanede yalayıp yuttuğum hiçbir kitapta da yoktu. Bilmem kaç yüzüncü yaşımdayım, olsa kesin bilirdim.

— Bunun bir sebebi olmalı. Psişik görülerim bile şu an bana yardımcı olmuyor.

Psişik görüler, eğer geçmişe dair hatırlayacak bir anın varsa işe yarardı ama Harmoni hatırlayacak bir anıya sahip değildi. İşin üzücü yanıysa, bunun farkında bile olmamasıydı. Aynada kendine baksa, cadı gibi dağınık saçlarına tek tük akların konmaya başladığını, beş yüz yaşında olduğundan, yüzünün artık ergen yüzü gibi değil; yolu yarılamış bir insan yüzü gibi göründüğünü fark edecekti. O henüz insanoğluyla kendisi arasındaki farkı bilmiyordu çünkü; insan nedir bilmiyordu. Tıpkı ucubenin ne demek olduğunu, kendisinin de bir ucube olduğunu bilmediği gibi… Birisi kalbine bir hançer sokmazsa, maksimum bin yaşına kadar yaşayabildiğini de bilmediği gibi. Vampirler hariç.

— Melodi, bak! Sen bu okuldaki tek vampirsin ve vampirler, vampir oldukları yaşta sonsuza dek kalırlar; ta ki biri onları…

— Aman ağzından şimşekler alsın, ne biçim konuşuyorsun!

— Diyorum ki, sen hepimizden büyüksün ve bilmem kaç yüzyıldır 17 yaşındasın. Tamam, biz de yüzlerce yıl yaşayabiliyoruz ta ki biri bize…

— Aman ağzından kasırgalar alsın, ne biçim konuşuyorsun!

— Asıl demek istediğim şu ki; kitapta bahsedilen savaş olduğunda biz beşikte bebekmişiz, hatırlamıyor oluşumuz normal ama sen… Sen büyük olduğun hâlde nasıl hatırlamıyorsun?

— Bilmiyorum.

— Demek bilmediğin şeyler olduğunu kabul etmek zorunda kaldın.

— Bana laf sokmak için fırsat mı kolluyorsun sen?

— Eğleniyorum sadece, üstüne alınma. Neyse… Bir de… Farkında mısın, okula kaç yüz yıldır hiç yeni öğrenci kabul edilmedi? Hiçbir öğrenci de mezun olmadı, hiçbir öğretmen de değişmedi. Devamlı aynı dersleri gördüğümüz hâlde hiçbirimiz kalkıp da şikâyet etmedik. Bu okul sınırları dışına hiç çıkmadık. Dışarıda nasıl bir hayat olduğuna dair en ufak bir fikrimiz bile yok. Bize anlatılanlar ve okumamız için izin verilenler dışında hiçbir şey bilmiyoruz.

— Belki de istedikleri tam olarak buydu. Kelimeler yoksa düşünmek de yok, kelimeler yoksa hissetmek de yok, kelimeler yoksa…

— Koyundan bir farkımız yok.

— Aynen öyle. Asıl sorulması gereken soruyu atlamayalım. Bunu bizi korumak için mi yaptılar, yoksa daha kolay kontrol edebilmek için mi?

— Bunu asla bilemeyeceksiniz!

Gizemli bir iş üstündeyken biri tarafından yakalanma korkusunu hissettiniz mi hiç? Melodi ve Harmoni’nin, “Müdür Gregor!” diye korkuyu ayak tırnaklarından saç diplerine kadar hissederek bağırmaları, dört bir yanı kitap raflarıyla çevrili, gösterişli bir avizesi olan kütüphanede metrelerce yükselerek yankılandı.

— Kendinizi akıllı sanıyorsunuz değil mi? İnsanoğlu gibi ucubeler de tekrarları seviyor. Ahh! Ben sizinle uğraşmaktan yoruldum, siz içgüdüsel merakınızın peşine gitmekten yorulmadınız. Ne yazık ki 250. kural gereği hiçbir öğrenciyi okuldan atamıyorum. Karanlık Orman’a göndermek hariç… Gerçi gönderdiğim öğrenciler oldu ama onlarınki ağır suçlardı. Sizinki de zamanında engelleyemezsem hepimizin sonunu getirecek bir hata ama neyse ki ben sizden daha zekiyim. Gizli kütüphanenin yerini kaçıncı değiştirmem bu, haberiniz var mı? Ama nasıl olsun? Hafızanızı daha önce iki yüz kez sıfırladım. Bu da iki yüz bir olacak. Şimdi gözlerinizi kapatın.

— Dur bir dakika! Bunu neden yapıyorsun?

— Ah Harmoni, ben seni akıllı bir cadı bilirdim. Hâlâ anlayamadın mı?

— Hiçbir şey anlayamıyorum. Müdür Gregor, biz sizi hep bir... Hep bir... Şey gibi bildik.

— Baba gibi mi?

— O kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyorum ama az önce kitapta görmüştük. Neden biz o kelimeleri bilmiyoruz? Neden okulda gizli bir kütüphane var? Neden bizim hafızamızı siliyorsun?

— Madem az sonra her şeyi unutacağız, en azından bir kere olsun nedenini söyle.

— Ah Melodi, benim küçük yarasam, tatlı vampirim, bir kere değil, iki yüz kere sebebini anlattım size ama neyse, bu kez de seni kırmayacağım çünkü ben iyi bir cadıyım. Bundan kaç yüzyıl önce -o kadar yaşlandım ki net bir tarih veremeyeceğim- diğerlerinden farklı olduğumu anladığımda ailem tarafından dışlanmış ve Karanlık Orman dediğimiz yere atılmıştım. Sanırım o zaman yirmi yaşında falandım. Günler ve gecelerce aç susuz hayatta kalmaya çalıştım. Gerçi zaten hançer yemedikten sonra bin yaşına kadar hiçbirimiz ölmüyormuşuz. Tabii o zamanlar bunu bilmiyordum. Büyükannem de benim gibi bir cadıymış ve normaller tarafından canice… Neyse… Bunu bana Karanlık Orman’daki Bilge Ağaç anlattı. O malum savaşta kaybettiğimiz eski okul müdürümüz beni bulana kadar Bilge Ağaç beni Karanlık Orman Canavarları’ndan korudu ve bilmem gereken her şeyi anlattı. Bu okul aslında bir evdi. Bizim gibi hayatta kalmayı başarmış iki avuç ucubeyi barındıran bir ev. Şehirdeki tüm ucubelerin bir araya toplanması dokuz yıl kadar sürmüştü. Sonra Karanlık Orman Canavarları insanlara saldırmaya başlayınca insanlar, bizi de o canavarlar gibi zalim zannettiler ve bu şatoyu bir şekilde bulup bize savaş açtılar. En korkunç canavarların ruhlarımızda gizlenenler olduğunu o savaşta öğrendim. Zaman içinde müdürün gözüne girip baş yardımcısı olmuştum ve o, savaşta bizim için çarpışırken ben, kalan bebeklere ve 17 yaşındaki yeni yetme bir vampire, yani sana sahip çıkmam gerekiyordu. Ben de kendimce bizi koruyacak kurallar geliştirdim. Tam beş yüz tane kural ve bunun için onlarca yıl düşünmem gerekti. Sonuç olarak bir avuç kadar kaldık ve birbirimize sahip çıkmalıydık ama kelimeler de insanlar kadar tehlikeli olabilirlerdi. Onları geleceğimizi korumak için sınırlandırmalıydım. Ya da belki daha büyük planlar peşindeydim. Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiniz için üzgünüm. Şimdi gözlerinizi kapatın.

— Dur bir dakika!

— Yine ne var Melodi?

— Az önce anlattıklarından yaptığım çıkarıma göre sen, dokuz yüz doksan dokuz yaşında olmalısın. Yani bir yıl sonra…

— Bunu bilmediğimi mi sanıyorsun? Son nefesimi rahat vermek için uğraşıyorum ben de.

— İyi de sen ölünce tüm bu sırlar seninle yok olmayacak mı?

— Sizin gibi meraklılar varken neden olsun? En azından hayatım boyunca kaosu önlemenin huzuruyla göçüp gideceğim. Ya da ben öldükten sonra çıkacak olan kaosun, benim yüceliğimi tüm dünyaya göstermesini istemek gibi hastalıklı bir arzum vardır. Belki de başka bir niyetim. Ve siz bunu asla bilemeyeceksiniz. Şimdi kapatın gözlerinizi!

***

— Sisli bulutların ardından gelen gök gürültüsü,

En güzel melodisidir şahane bir gecenin.

Örümcek ağı şekeri yapsa da diş çürüğü

Eşi benzeri yok sağanak yağmurda yürümenin.

— Nerede kaldın? Bırak şu ezbere şiirlerle bana hava atmayı da buraya gel. Sana göstereceklerim var.

 
 

©2023, Recep Bilal Aksu tarafından kurulmuştur.

  • Instagram
bottom of page