DOMUŞUK ÜLKE
- Selda Meydan

- 20 Şub 2024
- 4 dakikada okunur
Yazar: Selda Meydan
Editör: Serap Doygun
Şef Editör: Behice Kavak

Bundan yaklaşık bin yüz otuz sekiz sene önce uzak bir diyarda yemyeşil ormanlar arasında Risus adında küçük bir krallık vardı. Risus halkı refah içerisinde, bol kahkahalı ve mutlu bir yaşam sürmekteydi. Ta ki komşu krallığın kendilerine savaş açıp onları büyük bir yenilgiye uğrattığı o meşum güne kadar. Savaşta kralları öldürüldü. Onlar da düşman ülkenin kralını öldürmüşlerdi. Yine de bu sonucu değiştirmemiş, mağlup olmuşlardı. Apar topar tahta geçirilen veliaht Amour savaşı bitirdi.
Genç Kral Amour, babasının ölümü ile sarsılmıştı. Her ne kadar küçük yaşlardan itibaren güçlü bir devlet adamı olma konusunda eğitilmişse de duygularını yönetme konusunda o kadar da iyi sayılmazdı. Nitekim acısı ile baş edemedi. Öfkesini soğutmak için ülkede yaşayan tüm insanların gülmesini hatta gülümsemesini bile yasakladı. Halk şaşkınlık içindeydi. Böyle bir cezayı daha önce ne görmüş ne de duymuşlardı. Hele de gülmeyi bu kadar çok seven insanlar için bu acımasızlıktı. Önceleri önemsememeye çalıştılar. Kral nasıl takip edebilirdi ki gülüp gülmediklerini? Ama bu düşündükleri kadar zor olmadı. Bütün sokaklarda, caddelerde devriye gezen muhafızlar görevlendirildi. Akşamları evlerde gülüp eğlenmelerine engel olmak için pencerelerden perdeler kaldırıldı. Geceleri de kahkaha nöbetçileri sokakları “rap rap rap” arşınlıyordu. Ülkeye giriş çıkışlar yasaklandı. Kahkaha attığı, güldüğü, tebessüm ettiği, kıkırdadığı, kikirdediği tespit edilenlere ağır cezalar verildi. Çocuklar belki yanlışlıkla güleriz korkusuyla birbirleriyle oynamayı bıraktı. Anneler bebekleri gülmesin diye emziklerini ağızlarına bantladı. Yaşlılar takma dişlerini çıkarıp ağızlarını sımsıkı kapadı. Bir süre sonra insanlar bu olağanüstü duruma mecburen alıştılar.
Günden güne ülkenin üzerine kara bulutlar çökmeye başladı. Sokaklarda abus çehreli insanlar birbirlerinin yüzüne bile bakmadan yürüyorlardı. Evlerden eskiden olduğu gibi şen kahkahalar yükselmiyordu. Çatışmalar ve kavgalar artmıştı. Muhafızlar kavgaları ayırmaya çalışmaktan, hâkimler gelen davalara bakmaktan helak olmuşlardı. Birlikte gülüp oynayamayan çocuklar biriken enerjilerini kavga ederek atmaya başlamışlardı. Eşler arasında artan gerginlikler boşanmaları tetiklemişti. Ağaçlar yeşilini yitirmiş, çiçekler solmaya başlamıştı. Her yere hastalıklı bir sessizlik çökmüştü. Herkes kendi dünyasına çekilmiş, birliktelik duygusu azalmıştı. Vücutları endorfin, serotonin, dopamin salgılayamayan insanların bağışıklık sistemleri çöktü ve hastalıklar arttı. Hekimler şifalı karışımlar hazırlayıp hastaları iyileştirmeye çalışmaktan bitkin düştüler. Ülkede üretim yavaşladı ve kimse yaptığı işten keyif almaz hâle geldi. Sanatçılar yeni eserler üretemez oldular zira ilham perileri artık onları ziyaret etmez olmuştu. Tüm ülke halkı âdeta hisleri olmayan robotlara dönüşmüşlerdi.
Genç Kral Amour başlangıçta yaptıklarından gurur duydu. Kendisini tıpkı sınıfında çıt çıkmayan bir öğretmen kadar başarılı hissediyordu. Fakat bir süre sonra bu durumdan sıkılmaya başladı. Şehir üzerine ölü toprağı atılmışçasına sessizdi. Ancak geri adım atmak istemedi. Halk için tüm yasaklar devam ederken o bir tek kendisini umursuyordu. Sarayda onu güldürmeleri için soytarılar görevlendirdi. Lakin tek başına eğlenmeye çalışmak da hiç keyifli değildi. Sonunda ava çıkmaya karar verdi. Bir süre sonra av en büyük eğlencesi hâline geldi. Ülkeyi yardımcısına emanet edip dağda bayırda avlanmaya ve günlerini böyle geçirmeye başladı. Bir gün tam kızıl kahve derili, tazecik bir ceylanı vuracakken başının yanından “fiyuuu” diye geçen ok onu çok korkuttu. O sırada güzel gözlü bir kız ağaçların arasından telaşla çıktı. Oku yanlışlıkla attığını söyleyerek bağışlanmasını istedi. Belki ceylanı elinden kaçırmıştı belki de ok az daha kendisini vuracaktı. Ama bunların hiçbir önemi yoktu. Şu an için önemli olan onun ceylan gözlü bu güzele vurulmuş olmasıydı.
Bir derebeyinin kızı olan Fides, özrünün kabulü mahiyetinde Amour’u akşam yemeğine davet ettiğinde kralın ayakları yerden kesildi. Amour o akşam uzun zamandır olmadığı kadar mutlu oldu. Gülmediği için paslanan ağız çevresi kasları kahkaha attıkça açıldı, rahatladı. Genç kızın evi, ailesi, yuvalarındaki mutluluk, çalışanların güler yüzü onu çok etkilemişti. Birkaç ziyaretin ardından Fides ve ailesini kendi ülkesine davet etti.
Nihayet genç kız ve ailesi ellerinde hediyelerle çıkageldiler. Fakat o da ne! Daha ülkeye adımlarını atar atmaz içlerini bir sıkıntı sardı. Burada hiç kimse gülümsemiyor, doğru düzgün konuşmuyor ve mekanik bir şekilde herkes sadece işiyle, gücüyle meşgul oluyordu. Genç kral misafirleri için koruk suyunda bekletilmiş bol ekşili ringa balığı hazırlatmış, en lezzetli kompostoları kaynattırmıştı. Ülkenin en güzel renkli ve en tatlı kokulu çiçekleriyle yemek odasını süsletmişti. Lavanta kokulu tütsüler yaktırmıştı. Her biri için yumuşacık ve pofuduk saray terlikleri aldırmıştı. Tüm bunlara rağmen sofrada kimsenin ağzını bıçak açmadı. Sarayın sessizliği âdeta duvarlara işlemişti. Yemekten sonra kakule ve safranlı armut tatlılarını yerlerken Amour, Fides’in ailesine kızlarını çok beğendiğini ve onunla evlenmek istediğini söyledi. Aile de onu sevmişti ancak ülkedeki bu gri hava kafalarını karıştırmıştı. Ne olup bittiğini öğrenmek istiyorlardı. Amour her şeyi en başından anlattı. Fides’in ailesi duyduklarına çok şaşırdı. Böyle bir cezayı çok acımasız buldular. Fides’le evlenmesine karşılık derhâl bu cezayı kaldırmasını şart koştular. Zira kızlarının böyle mutsuz bir ortamda yaşamasına müsaade edemezlerdi. Fides de aynı şeyi isteyince Amour sevgisinin bedelini ödemesi gerektiğini anladı. Halkı meydana toplayarak konuşmaya başladı:
“Yasak değil bundan böyle gülmek,
Herkes dilediğince eğlenecek.
Hemen şenlikler düzenlenecek,
Kahkahalar tüm şehri inletecek!”
Lakin uzun zamandır gülmeyen insanların birdenbire gülmeye başlaması zordu. Kral Amour, Fides’in tavsiyesiyle halkına hediyeler dağıttı. Şenlik sofraları kurdurdu. Çocuklara özel gösteriler düzenletti, sokaklarda soytarılar dolaştırdı. Muhafızlar bu kez sokaklarda gezip karşılaştıkları kişileri gıdıklamakla görevlendirildi. İnsanların sert yüz hatları yavaş yavaş yumuşamaya başlamıştı. Hiç şüphe yok ki insanoğlu güzel şeylere çok daha kolay alışırdı. Hem zaten gülmek bu halkın doğasının bir parçasıydı. Sokaklarda yeniden şen kahkahalar ve çocuk sesleri yankılanmaya başladı. Genç kralın kalbindeki acıyla şehre yüklediği mutsuzluğun yerini bu kez sevginin kardeşleri olan mutluluk ve gülümseme aldı.